Blog içinde konu aramak için yazın

24 Mayıs 2021 Pazartesi

Pfizer-BioNTech COVID-19 Aşısını takiben Minimal Değişiklik Hastalığı ve Akut Böbrek Hasarı

Uluslararası Nefroloji Derneği’nin dergisi olan Kidney International’da 29.Nisan.2021 tarihinde “Minimal Change Disease and AKI following the Pfizer-BioNTech COVID-19 Vaccine” başlıklı yazı yayınlandı  (https://www.kidney-international.org/article/S0085-2538(21)00493-2/fulltext     DOI: https://doi.org/10.1016/j.kint.2021.04.035).

Vaka 77 yaşında diyabetik erkek hasta. Eşlik eden obezitesi ve koroner arter hastalığı mevcut. Diyabetik göz tutulumu bulunmuyor. Serum kreatinin değeri 1.0-1.3 mg/dl seviyelerinde seyrediyor ve takiplerinde proteinüri tarif edilmiyor. 17.Mart.2021’de aşısını olan hastanın bir hafta sonra ayaklarında ödem ve idrar testinde +4 protein tespit ediliyor. 12. günde nefroloji vizitinde kan basıncında yükselme tüm vücutta yaygın ödem (anazarka tarzı ödem) ve 13.6 kg vücut ağırlığında artış tespit ediliyor. 14. günde serum kreatinin değerleri 2.3 ve 3.0 mg/dl proteinürisi 23.2 gram/gün olarak tespit ediliyor.

16. günde yapılan biyopsinin histolojik incelemesinde özetle: yaş, eşlik eden diyabet, koroner arter hastalığı, obezite ve sigara öyküsünün de etkileyebileceği değerlendirme bulguları (ışık mikroskobik ön genel değerlendirme) tespit edilmiş. Biyopside dikkat çeken nokta; bunların haricinde kalan 2 glomerülde ileri mikroskobik değerlendirme (elektron mikroskopi ile 8000 kez büyütülerek inceleme) ile fark edilen nefrotik sendrom tablosunun histolojik tanılarından biri olan Minimal Değişiklik Hastalığı (MDH)’a özgü bulgular (glomerül bazal mebranındaki ayaksı çıkıntıların kaynaşması, düzleşmesi) ve akut böbrek hasarı histolojik değişiklikleridir.

Yüksek doz steroid damar içi ve devamında tablet steroid olarak tedaviye devam edilmesine rağmen 19. günde kreatinin 3.17 mg/dl, 3 gün sonra taburculuğunda 2.57 mg/dl’ye gerilemesine rağmen tedaviden 3 hafta sonra yapılan kontrolünde kreatinin 3.74 mg/dl’ye yükseliyor.

Amerika Nefroloji Derneği’nin dergisi olan American Journal of Kidney Disease’de Nisan.2021’de yine Pfizer BioNTech mRNA aşısı sonrası 4. günde MDH ve akut böbrek hasarı gelişen bir vaka daha sunuldu (https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0272638621005096 https://doi.org/10.1053/j.ajkd.2021.03.010 ) . Bu vaka 50 yaşında sağlıklı erkek, en yakın 10 ay öncesi tahlillerinde kreatinin değeri normal sınırlarda. Aşıdan dört gün sonra periferik ödem gelişimi, 10 gün sonra anazarka ödemi gelişmesi üzerine acil servisten kabul ediliyor. Tetkiklerinde kreatinin 2.31 mg/dl albümin düşüklüğü, idrar testinde +4, analizinde ise 6.9 gram/gün proteinüri saptanıyor. Birkaç gün içerisinde kreatinin değeri 3.45 mg/dl’ye yükselen hastaya steroid tablet tedavisi ile birlikte böbrek biyopsisi yapılıyor ve benzer MDH ve akut böbrek hasarı bulguları tespit ediliyor. 17 gün sonra taburculuğunda kreatinin değeri 1.25 daha sonra yapılan kontrollerinde 0.97 mg/dl’ye geriliyor.

D’Agati ve ekibinin ilk vakada belirttiği gibi aşı sonrası gelişen MDH arasındaki ilişkiyi tam açıklamak yakın dönemde çok mümkün değildir. Aşı ve böbrek hasarı arasındaki sürenin yakınlığı düşündürücüdür.

MDH patogenezinde; savunma sistemimizde yer alan T hücrelerinin aracılık ettiği podosit (glomerul bazal membranındaki ayaksı çıkıntılar) hasarı ön plandadır. Aşının da yine aynı mekanizma ile hasarı oluşturmuş olacağı öngörülmektedir. Kesin tanı için olası nedenlerin dışlanması sonrası düşünülmektedir.

Aşıdan sonra böbrek hasarı ve MDH gelişimi önceki yıllarda da farklı aşılarda yayınlanmıştı. Merak edenler için örneklerini aşağıda literatürlerin linkleri ile birlikte paylaştım.

İnfluenza aşısı sonrası gelişen MDH

2012’de (https://scielo.isciii.es/scielo.php?script=sci_arttext&pid=S0211-69952012000500030) ve

2000 yılında (https://pascal-francis.inist.fr/vibad/index.php?action=getRecordDetail&idt=1473655)  Gutierrez ve Kielstein tarafından raporlanmıştı.

Karma aşı sonrası MDH

2009’da Clajus rapor etmiştir (https://bmcnephrol.biomedcentral.com/articles/10.1186/1471-2369-10-21) .  

Hepatit-B aşısı sonrası MDH

1998 yılında Dr Sıla Özdemir tarafından Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji kliniğinden yayınlanmıştır (https://academic.oup.com/ndt/article/13/7/1888/1849824?login=true https://doi.org/10.1093/oxfordjournals.ndt.a027900) .

Pnömokok aşısı sonrası MDH

2002 yılında Kikuchi tarafından bildirilmiştir (https://www.dustri.com/article_response_page.html?artId=5657&doi=10.5414/CNP58068&L=0).

 

Pandemi gündemimizin birinci sırasındaki yerini korumaya devam ediyor. Ülkemizde de aşılar konusunda ilk günden beri değişen haberler bulunmaktadır. Büyük çoğunluğumuzun evlerinde kalmak zorunda kaldığı bu dönemde sosyal medyada büyük bir bilgi yükü oluştu. Aşılar ve ardından getirdiği sorular hayatımızın bir parçası olmaya devam edecektir.

Buradan çıkarılması gerekenler:

1-      Aşılar ve oluşabilecek ek durumlar açısından farkındalık yaratmak,

2-      İlk doz sonrası yaşanabilecek bu tip durumlarda ikinci doz yapılmalı mı sorusuna yanıt aramak olacaktır.

 

Dr Kadir Gökhan ATILGAN

Nefroloji Uzmanı

Ankara Dışkapı yıldırım Beyazıt eğitim ve Araştırma Hastanesi


31 Mayıs 2020 Pazar

KORONAVİRÜS VE UNUTULAN GERÇEKLER

Merhaba,
Koronavirüs enfeksiyonu makaleleri taramam esnasında karşıma çıkan Lancet'te yayınlanmış sosyal içerikli bir makaleden ve onun efsane yazarından bahsetmek istiyorum. 



David Malcolm Nott ; 1956 - Carmarthen doğumlu , ağırlıklı olarak Londra hastanelerinde genel cerrah ve vasküler cerrah olarak çalışmış, uzun zamandır afet ve savaş bölgelerinde gönüllü olarak çalışan Galler cerrahıdır. 

1993'te kuşatma altındaki Saraybosna'da, daha sonra Doğu Halep'deki isyancıların kontrolündeki hastanelerde ve dünyanın çeşitli bölgelerindeki savaşlarda (Afganistan, Sierra Leone, Liberya, Darfur, Kongo, Irak, Yemen, Libya, Gazze ve Suriye) gönüllü savaş cerrahı olarak çalıştı. Ayrıca Haiti ve Nepal'deki depremler gibi doğal afetlerle dolu alanlarda da gönüllü oldu. 

Deneyimlerini felaket ve savaş bölgelerindeki doktorlara aktarmak ve iyilik hareketini daha da genişletmek için Karısı Elly Nott (Asıl adı Elanor ama Elly olarak bilinmektedir.) ile birlikte  2015 yılında David Nott Vakfı'nı kurdu  https://davidnottfoundation.com/.  Vakfın amacı "Savaş doktorlarının eğitimi; hayat kurtarmak".  David Nott, 25 yıllık savaş cerrahisi deneyimini 09.Ocak.2020'de basılan "War Doctor Surgery of the front line" adlı kitabında topladı.

Her yerde olduğu gibi Vakıf, COVID-19 pandemisi nedeniyle faaliyetlerine ara verdi. Dr Nott şu an koronavirüs için hastanesinde çalışıyor ve Lancet 'te "Çatışmadan ve insani krizlerden etkilenmiş yerlerde bulunan korunmasız insanlar için COVID-19 yanıtı" , adlı makalesi yayınlandı. Daha önceki 2 blog yazımda da belirttiğim gibi COVID-19'da sorun benim, bizim, ülkemizin sağlığı, refahı değil; dünya üzerindeki en çaresiz halkın da bu pandemiden kurtulması ile sağlanacaktır. Deneyimli savaş cerrahı makalesinde ülkesindeki bilimsel ve teknik imkanlar dahilinde (ülkemizde de olduğu gibi) doktorların kişisel koruyucu ekipmanlar içerisinde saatler süren insanüstü yoğun mesailerine rağmen COVID-19'da insanların organ yetmezliğine bağlı diyaliz, solunum destek cihazı ihtiyacına ve hatta ölümlerine şahit olduğunu belirtmektedir. 

Korunmasız, çaresiz insanların, en basitinden maske, izolasyon ve sosyal mesafe şansları dahi bulunamamaktadır. Kısıtlı sağlık hizmetleri, alt yapı yetersizliği, yeterli eğitimi olmayan sağlık çalışanları durumu daha da güçleştirmektedir. Dr Nott savaş bölgelerinde bulaşı, yayılımı sınırlandırabilmek ve en önemlisi pandeminin kontrolü için önerilerde de bulunmaktadır. 

*Suriye ve Yemen gibi yerlerde savaşan taraflara insani yardım sağlamak için sağlık hizmetlerine erişim kısıtlamalarını sona erdirmek için siyasi ve insani baskı uygulanmalıdır. 
**Virüsün yayılmasına izin vermeyen koşullar sağlamak amacıyla halk sağlığı desteğini artırmak. Mevcut koşulları elden geçirmek için en zengin ulusların maddi desteğine ihtiyaç vardır.
***Hükümetler ve insani yardım örgütleri, Dünya Sağlık Örgütü'nün bu pandemide tavsiye ettiği her şeyi yapmalı, bu da her şüpheli COVID-19 vakasını test etmek, daha sonra izole etmek, karantina derhal yapılmalıdır. 
****COVID-19 salgını, en savunmasız nüfus için küresel bir tepki gerektirir. Mültecilerin ve yerinden edilmiş kişilerin bulunduğu her ülkeye, gerektiğinde aileleri bir arada tutarak test ve tecrit için baskı uygulanmalıdır. 
*****Dünya liderlerinin ülkelerini ilk sıraya koymayı bırakmaları ve bu hastalıkla küresel bir temelde birleşip savaşmaları zamanı gelmiştir.

Özetle; Koronavirüsün sağlıkta, ekonomide, sosyal hayatta kayıplara neden olsada pek çok konuda oturup düşünülmesi gerektiğini göstermiştir. Yazarında vurguladığı gibi yaşanan global adaletsizlik, umursamazlık en önemli çözülmesi gereken konudur. İnsanlık için, mesleki ve maddi imkanlarını seferber eden bu değerli bilim adamının yorumları inşaallah hayat bulacağı ümidiyle saygılarımı sunuyorum.


Yazının detayları için : 

Dr Kadir Gökhan ATILGAN
Sağlık Bilimleri Üniversitesi Ankara Dışkapı Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Nefroloji Bölümü Uzmanı



25 Mayıs 2020 Pazartesi

2019 KDIGO BÖBREK FONKSİYONU VE BÖBREK HASTALIĞI ADLANDIRMA İÇİN UZLAŞI KONFERANSI SONUÇLARI

KDIGO'nun Böbrek fonksiyonu ve böbrek hastalığı adlandırma için yaptığı uzlaşı konferansı (Nomenclature for kidney function and disease: report of a Kidney Disease: Improving Global Outcomes (KDIGO) Consensus Conference) haziran 2019'da yapıldı. Halk arasında böbrek hastalıkları konusunda yeterince farkındalık yaratılamamasın-da tanımlama farklılıklarının etkili olabileceği belirtildi. Bu amaçla ortak dil oluşturulmasına karar verildi.

Aşağıda belirtilen ortak kararlar doğrultusunda  bilimsel makale ve hasta bilgilendirme yazılarında bu tanımlamalara dikkat edilmesi önerilmiştir.

1-) Özellikle yazılarda "membranöz nefropati" gibi özel tanımlamalar hariç tutulmak koşulu ile "Nefro-“ (Yunanca) ön eki ve "Renal” (Latince) kelimelerinin kullanımından kaçınılması ve bunların yerine "Kidney" (İngilizce)  kelimesinin kullanılması,
 
2-) “Son dönem böbrek hastalığı-ESRD” yerine semptomların, işaretlerin ve tedavinin varlığı veya yokluğu ile ilgili uygun tanımlarla “Böbrek yetmezliği” (Kidney failure (İngilizce) ) kullanmak;

3-) Akut Böbrek Hastalığı/Bozukluğu-AKD ve Akut Böbrek Hasarı-AKI şiddetini tanımlamak ve sınıflandırmak için alternatif tanımlardan ziyade AKD ve AKI KDIGO tanımını ve sınıflandırmasını kullanmak; 

4-) Kronik böbrek hastalığı (CKD) şiddetini tanımlamak ve sınıflandırmak için alternatif tanımlardan ziyade kronik böbrek hastalığının KDIGO tanımını ve sınıflandırmasını kullanmak; ve

5-) Böbrek yapısı ve fonksiyonundaki değişiklikleri tanımlamak için “anormal” veya “azaltılmış” böbrek fonksiyonu yerine albüminüri veya azalmış glomerüler filtrasyon hızı (GFR) gibi spesifik böbrek ölçümlerini kullanmak.



İstisnai özel durumlar ve yazının detaylarını okumak için 


Uz.Dr.Kadir Gökhan ATILGAN
DIŞKAPI YILDIRIM BEYAZIT EĞİTİM ve ARAŞTIRMA HASTANESİ
Nefroloji-Hipertansiyon ve Transplantasyon Kliniği
ANKARA

11 Nisan 2020 Cumartesi

SALGINDA SUÇLU YOKTUR, HEPİMİZ KURBANIZ

Artık gündemimiz Corona . Beni de en çok rahatsız eden konu "Akıl tutulmaları"...

Hepimiz yeni çıkacak ilaç keşiflerini, mezenkimal hücre aktarımını, immünglobulinleri, aşıları düşünüyoruz. Yeni trend ivermektin'i araştırıyoruz var gücümüzle. Hidroksiklorokin "out", ivermektin "in". Başka bir deyişle sıtma ilacı gitti, uyuz ilacından fayda arıyoruz. 

Biraz zihnimizi zorladığımızda hepimizin işlerini bilgisayarla hallettiğini biliyoruz. A virüsü, B virüsü , C virüsü derken hangi anti-virüs programının neye çare olduğunu unuttuk koyvermiş gidiyoruz. Daha geriye gittiğimizde ise çok değil merak etmeyin 5-10 yıl öncesine kadar masaüstü bilgisayarlarımızda hepimiz kırık Windows XP  ile anti-virüssüz işlerimizi paşa paşa görüyorduk. İşlerimiz aksadığında ilk zamanlar bilgisayar tamircilerinde, internet kafelerde ve zamanla evde kendi kendimize format atar hale gelmiştik. Hatta rutine bindiren sıkıntının gelmesini beklemeyip aylık format atan bilgisayar dehası arkadaşlarımız vardı. Hayatımıza dizüstü bilgisayarlar, akıllı telefonlar girdi. Yavaş yavaş elimiz para görmeye başladı, dizüstü bilgisayarlar farklı isimler almaya başladı. Tabletler, akıllı telefonlar aklımızı aldı, her şeyimiz oldu ve biz anti-virüssüz yaşayamaz hale geldik. Sizlerde yaşıyorsunuzdur. Programı yüklüyorsunuz anca 1 ay rahat nefes alıyorsunuz. Aldığınız anti virüs şirketi bile korumada açıkların var, yükseltmek ister misin diye sormaya başlıyor. O sorduktan sonra rakip firmalar şu eksik şuna açıksın demeye başlıyor. Bilgisayarlarımızın hızının düşmeyeceğini bilsek ve utanmasak her şirketin programını alacak hale geldik, getirildik. 

Kısacası Corona gelmeden önce akıl tutulmalarımız başlamıştı. Bir şekilde günü kurtardık deyip her şeye "eyvallah" deyip yaşayıp gidiyorduk. Ama Balkanlar yerine Çin'den gelen "alçak virüs basıncı" ile hayatımız birden buz kesti. Neye uğradığımızı şaşırdık. Her şeyi yaşadığını, artık hayatta öğreneceği bir şey kalmadığını düşünen ben ve benim gibi diğer X kuşağı gençler bile neye uğradığımızı şaşırdık. Y ve Z kuşağının akibetleri hayrola. 

Herkes neyi niye dediğini bilmeden tekerrür edip duruyor: "Sokağa çıkma, sokağa çıkma". Çok az insan güvendiği bir doktora sokağa çıkmayınca ne olduğunu sorabilmiştir. Çünkü dönem akıllı telefon tablet dönemi "aç bak " dese, ne diyebilirdi ki. Sadece bir hastam " Bana günlük 30 dakika yürüyeceksin demiştiniz, şimdi sokağa çıkma diyorlar. Arada kaldım bana ne önerirsiniz?" diye telefon açıp sordu. 

Bir diğer konuda sosyal izolasyon. Doğru mu doğru. Ama dışarda insanlar bir şekilde market için ya da başka bir ihtiyacı için çıkmış mı çıkmış, ama maskesini üzerine de güneş gözlüğünü takmış arkadaşına merhaba demekten korkuyor, yolunu değiştiriyor veya görmezden gelmeye çalışıyor. Dinlediğin otoriteler hızla oluşturulan kılavuzlar sana ne dedi: 
1- İzolasyon mesafesi,
2- konuşma süresi
3- Temasda bulunulmaması. 

Bunlara dikkat etmek yeterli iken ve sen dışarıya bir şekilde çıkmış iken dost dediğin kişiyi görmezden geliyorsan ben bu dostluğu arkadaşım düzeyine indirmeyi düşünmem gerekir. Biz doktorlar her gün hastanedeyiz. Ama hasta için, ama bir konu tartışmak için veya sadece 2 dakika sohbet için birbirimizi odalarında ziyaret ediyoruz. Bizler sizlerden kat be kat risk altındayız. Birbirimizin güvenini taze tutmak için dezenfektan ya da el yıkamamızı yapıyoruz. Mesafelerimize dikkat ediyoruz ve süremizi aşmadan ayrılıyoruz. Bu kadar basit. Videolardaki teyzeler gibi apartman boşluğunda 2. hatta 3. çayıda içmeyi beklemiyoruz. 

Demek istediğim http://renalhealthcare.blogspot.com/2020/04/corona-virus-covid-19-ile-yeniden-dogmak.html önceki yazımda da dediğim gibi zihinlerimizin açık kalmasına yardımcı olalım. Hayatımızı felç eden yazılım virüslere kısa zamanda çözümler bulan bizler bugün bu kadar aciz kalmamalıyız. Yazılım virüslerinin her yıl yenilendiği gibi bu coronalarında yenilenerek hayatımızda var olacaklarını unutmayalım. Çocuklarıma corona virüsün yarattığı hastalığı anlatırken kullandığım hikayeyi sizlere de öneriyorum. 

Onlara dönem sonu ve yıl sonu sınavlarının olacağını bildiklerini,  bu sınavları geçebilmek ve başarılı olarak üst sınıfa geçebilmeleri için birkaç yol olduğunu söylerim. Birincisi dersi derste anlayıp, ödevlerle destekleyerek sınav günü öncesi kısa bir tekrarla rahat sınava girmek; ikincisi ise ,şansın yardımı burda önemlidir, son günlerde hızla ezberlemeye çalışıp sınavları geçmiş gibi yapmak. İkisinde de belgede başarılı yazar ve sınıfını geçmiş sayılırsın hatta mezun bile olursun. Ama ikincide başarısız olma ihtimalin daha yüksektir, risk alman gerekir. Yaşadığımız bugünleri böyle görüyorum. 

Hepimiz bu corona ile imtihanımızı olacağız. Hafif, orta veya ağır klinikle dönemimizi tamamlayacağız. Öneriler bunun için veriliyor. Bildiğiniz gibi çiçek aşısı, çocuk felci (polio) aşısı dünya üstündeki son çocukta aşılanıp immünizasyonu sağlanıncaya kadar dünyadan silinmedi. Jose Saramago'nun Körlük adlı eserinde de dediği gibi "Salgında suçlu yoktur, hepimiz kurbanız". Bu bilince ulaşmamız gerekiyor. Şehirlerde insanlık ölmüş deyip memleketlerine, yazlıklarına, temiz alan diye kaçan sözde aydının sade vatandaşın şehirde evine girmemesinden ne farkı kaldı? Bu ülke ne yokluklardan bugünlere geldi. Ne savaşlar, salgınlar, kıtlıklar atlattı. Hep bir olup, takım olup bugünlere geldi. Hậlậ aile büyüklerimizi dışarıda yemek yemeye götürsek rahatsız olduklarını hissettirirler. Hep o klasik sözleri tekrar ederler : " O parayla kaç kilo kıyma alınır, kaç ev doyar sen biliyor musun?". 

Toparlamak gerekirse hepimizin kurban konumunda olduğumuzu unutmayalım ve en kötü durumdaki insanımız kurtulmadan Corona illetinden kurtulamayacağımızı hep hatırlayalım.

Saygılarımla

Uz Dr Kadir Gökhan Atılgan
İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı

Böbrek Sağlığımız / facebook
Böbrek Sağlığımız / twitter @drgokhanatilgan
Böbrek Sağlığımız / blog: renalhealthcare.blogspot.com
Böbrek Sağlığımız / pinterest
Kadir Gökhan Atılgan / youtube


2 Nisan 2020 Perşembe

CORONA VİRÜS, COVID-19 İLE YENİDEN DOĞMAK

Merhaba,
Uzun zamandır birşeyler paylaşamadığım doğrudur. Malum hepiniz gibi bende bir dünya telaşesidir kapılıp sürükleniyordum. Mutlaka sizde de oluyordur. Hep içimde o aynı soru "Biz nereye gidiyoruz ?" , "Nereye kadar sürecek bu koşturmaca, dur diyecek birisi yok mu?". Bu soru beynimizi kemirip dururken gün geldi çattı ve başımıza "Corona" geldi oturdu. Biz doktorları, alimleri aştı tüm Türkiye Cumhuriyeti korona virüs, Covid-19, entübasyon, hidroksiklorokin, maske çeşitlerini öğrendi. Sosyal medyada tüm tıbbi kelimeleri çevirmeden paylaşım yapabiliyorum. Bir korku imparatorluğu aldı başını gidiyor. Böbrek hastalarım ,istinalar olsada, 5 kere 10 kere aynı repliği tekrar etsemde "haklısın ama..." diye başlayan cümle ile bildiğini okurken, bugün tüm Türkiye evinde ve korona paylaşımı yapacak yeni bilgi avında sosyal medya ve TV programlarını takip ediyor. 

Sözlerimin yargılamak için olmadığını beni tanıyanlar bilir. Bilmek öğrenmek isteyene gereğinde 10 kere dahi olsa anlatmaktan hiç çekinmem. Demek istediğim bu süreç başka bir süreç. İllaki sonu gelecek ama bir an evvel kendimize çeki düzen vermek gerekiyor.


Artık bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın dönemi bitti. Artık atalarımızın da dediği gibi " Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için " demek vaktidir. Bir kişinin zarar görmeside, bin kişinin zarar görmeside eşit değerdedir. Her yerde Covid-19 ya da Corona ve atası virüsler için beddualarda bulunuyoruz. Bu virüsün adının anlamı masumiyeti, melekleri temsil eden "hale, halo, ayla" ya da kral ve kraliçelerin taktığı "taç" anlamlarına gelmektedir. Günlerdir bunu öğrendim ve neden, neden, neden bu tezat diye kendime soruyorum. Sorunun cevabını kısmet olupta sizler gibi "EvdeKal" günüme gelip sizler gibi evde sıkılmaya başlayıp "Allah'ım boş vaktide buldum ne halt edeyim" diye dertlenirken o kitap, bu sosyal medya gezinirken bende de bir ışık oluşmaya başladı. "Hamdım, piştim, yandım" ve kendi telaşemde insanların, daha da önemlisi sevdiklerimin endişeleri, bilinmezliğin verdiği korkuları gördüm. Biz doktorlar bu savaşta eli silah tutan tek askeri gücüz. Hepimiz kendi cephesinin komutanıyız. Ama her şeyden önce insanız. Marketlerdeki yağmalarda, eczanede ilaç aramada, maske alışverişinde kimse doktor bey siz buyrun biz kaldığımız yerden devam ederiz demedi. Anlayacağınız önlüğü çıkarıp hastaneden çıkınca tahmin edeceğiniz extra kaygılarımızla ete kemiğe bürünüp sizlerin kaygılarınızın aynısıyla bizde yaşam mücadelemize balıklama dalıyorduk. Bir tarafta masumiyet, bir tarafta ölen, hastanelerde taburculuk bekleyen binlerce insan. 

Yüce yaradan her şeyin doğrusunu bilir, bizler için hayırlısını verir, kulunun taşıyamayacağı yükü omuzlarına yüklemez diyoruz ve öylede inanıyoruz. Bu "korona günlerinden dersler mi çıkarmamız gerekiyor" ilk aklıma gelen soru bu oldu. Virüs saraylarda, en korumalı ünlülerin evlerinde, fakirin ekmeğinde... Yani her yerde... Kimse bana dokunmaz diyemiyor. Artık dememelide...

Hal böyle olunca hepimiz TV'de çıkan bilim otoriteleri kadar korona uzmanı olduk neredeyse ama elimizdeki hap bilgi ile nasıl savaşacağımızı, ne zaman uyanık kalıp nöbet tutacağımızı, kime ne diyeceğimizi bilmiyoruz. Çünkü bilinmezlik, elle dokunamamak artık hepimizi anksiyeteden öte paniğe ve hallüsinasyona kadar götürüyor. Bir akıl tutulmasıdır gidiyor. Bu durum bilim insanı içinde, en sade yurdum insanı içinde böyle. Maddi kaygıları ben burada tartışmayacağım. Çünkü maddi kaygılardan bahseden insanlarında en büyük korkusu bilinmezlik. 

Kaygılar büyümeye devam ediyor. Her geçen gün korona istatistiklerinden hemde daha hızlı ilerliyor. Psikologlar, dernekler vızır vızır yazılar çıkarıyor. Ama biz "işimize gelmiyorsa oku-mu-yo-ruz". Kaygılarımızı yenmezsek inanın bu savaşın kaybedeni hepimiz olacağız. Bundan dolayı tekrar ediyorum "Kaygılarımızı hep birlikte azaltmamız lazım". Sadece kişisel bir mesele değil memleket meselesi olduğunu unutmayalım. 

Konuyu çok dağıtmadan masumiyete, "yeniden doğmak" mevzumuza gelelim. Kendimize soralım "Sevdiklerimiz, vatanımız, dünyamız için neler yapıyorum".
"En son kime yardım ettim"
" Bir yardıma ihtiyacım olsa, bir derdimi paylaşmak istesem, hatta sadece hoş bir sohbet etmek istesem arayabileceğim kaç insan evladı tanıyorum"
"Kendim için en son ne zaman vakit ayırabildim"
"En son kimi sadece hatırını sormak için aradım ve saatlerce konuşabildim"
"En son kime özel bir gün olmadan onu mutlu edecek bir jestte bulundum"
"En son ne zaman hiç tanımadığım endişeli yüz ifadesi olan birine egolarını bir kenara bırakıp yardımcı olabilir miyim dedim"
"Yardım isteyen bir ele beynimden geçen ışık çakmalarına (flashback) aldırmadan iç huzuru ile yardım edebildim?"

Daha aklıma gelememiş olan onlarcası belkide yüzlercesi...

Bunları yapabildiğine inanıyorsan bu korona savaşında en şanslılardansın. En azından kaygı taşımadan eldeki bilgilerini düşünce dağarcığında imbikleyip doğruları bulabilirsin. Başına gerçek korona yani halo ya da taç  indi demektir. Toplumsal harekette en güçlü neferimiz olacaksın demektir.


Bu dönem başımızı ellerimizin arasına alıp düşünme vaktidir. Kaygılarımızı kontrol edebilmek için, tıbbi tabirle subkortikal düzeye indirebilmek için, psikologların tabiri ile duygularımızı bastırabilmek için düzenimizi korumak, başkalarının düzenini bozmaya çalışmamak, sınırlarımızı belirlemek gerekir. Bu da çevremize iyi niyetimizi göstermekle olur. Herkes patlamaya hazır saatli birer bomba halinde. Saldıracak, konuşacak, içini döküp deşarj olacak birilerine ihtiyaç duyuyor. 

Şanslı olup ev-ofis çalışmasına izin verilen arkadaşlarımı fırsat buldukça aradım. Hepsi çok mutlu oldular. Eskiden müsait misin, meşgul ediyor muyum diye aradığım arkadaşlarımı pat diye öncesinde whatsapp'ına mesaj atıp çevirimiçi olmasını beklemeden gün içi nasılsın diye arayabiliyorum. Hem o/onlar hem ben güzel bir rahatlama yaşıyoruz. Akrabalarınızı da aramayı unutmayın. 

Umarım olmaz ama hastane izolasyonu, tedavisi ihtiyacı olduğunda veya bir görevlendirme durumunda sevdiklerinizi emanet edebileceğiniz birileri mutlaka olmalı. Ailem var ya diyebilirsin ama başka şehirdeki ailene ulaşıncaya kadar apartmanında, yakın mesafende ya da aynı şehirde bir telefonunla yardımını esirgemeyecek güzel insanları biriktirmeye ihtiyacımız olduğunu tekrar hatırlamamız gereken dönemdeyiz. Onlara ihtiyacımız olabileceği gibi onlarında bizlere ihtiyacı olabileceğini de unutmayıp hazırlıklı olmalıyız. İyi niyetimizi hissettirerek yapacağımız iletişimlerimiz karşılıklı elektriksel yüklerimizi topraklamamıza vesile olacaktır. Akıl sağlığımızı koruyacaktır. Düşünme yetimizi korumamızı, konsantrasyon bozulmalarımızı düzeltme fırsatı olacaktır. 

İyi niyet iletişimi zannettiğimiz bir yanlışımız gereksiz bir şekilde sevdiklerimizi bilgi bombardımanına tutmamızdır. Bunu muhtemelen hepimiz yaşıyoruz ve okumadan sildiğimiz çok sayıda tekrar bilgi veya teyidsiz mesajlar alıyoruzdur. Bunu yapmayın. Bunun sizede karşınızdakine de büyük zarar verdiğini unutmayın. Hatta bu sakin kalabilmemiz gereken dönemde gereksiz geri dönülmez darılma ve kavgalara neden olabilir. 

Bir önemli hususta teknolojinin nimetlerini en iyi şekilde kullanabilmektir. Mümkün olduğunca görüntülü görüşme ve sağlayabildiğiniz sürece de en az bir araya getirebileceğiniz 3 kişilik görüşmeler yapın. Hem zamanınız size kalsın. Hem kaçırdığınız detayları görmenizi sağlasınlar. Hem de konu koronaya gelse bile çabucak neticelendirip sohbeti tatlıya bağlama fırsatı artar. 

Evde kaldığınız süre içinde mutlaka kendimize özel saatlerde ayıralım. Bu kitap okuma, bilgisayarda zaman geçirme, arkadaşlarımızla görüşme hatta uyku saati bile olabilir. Evde hep beraber hareket kişisel sınırları etkileyerek tartışmalara neden olabilir. 

Sağlık otoritelerinin bahsettiği evde kişisel izolasyon konusunu iki kere düşünmek gerekir. Birincisi kendimize ait zaman ve mekan yaratarak ailemize verebileceğimizi enerji düzenimizi sağlamak, ikincisi de özellikle kıyamadığımız, kendi kendine baş etme yetisini bir türlü veremediğimiz kuzularımıza yalnız kalma zamanı ve mekanı sağlayıp kendi başına kalabilmeyi ve kendini tanıma fırsatı sağlamayı düşünmeliyiz. En çok düşünmemiz gereken konu onları yalnız bırakmamız ya da başkasına emanet etmemiz gereken bir durumda yaşayabileceği travmayı en hafif atlatabilmesini sağlamaktır. 

Tartışma programlarını ve haber saatinizi programlı tutun. Kanal kanal gezinip her programa yetişmeye çalışmayın. Hem kendi anksiyetenizi, hem de yavrularınızın bilmediğim bir şeyler oluyor ama benden saklanıyor kaygılarını artırmayın. 

Kendimiz ve sevdiklerimizin bol bol okumasını sağlayın. Hem nöron bağlantılarının (sinapsların) kuvvetlenmesini, hem de hızlı düşünebilme yeteneğimizi kaybetmemiş oluruz. 

Gün içi sabit ritüelleriniz olsun. Yemek saatlerinin sabit olması, 5 çayı, kahvaltı sonrası türk kahvesi gibi. Buna sizlerde ilaveler yapabilirsiniz. Beynin rahatlama, mutluluk hormonları uyku haricinde rütinlerin aksamadan yerine gelmesi durumunda da salınmaktadır. Bu sabit ritüeller sevdiklerinizin sizi nasıl mutlu edebileceği konusunda da fikir sahibi olmasını sağlar. 

Fitness'ı mümkün olduğunca kahvaltı, akşam yemeği gibi programlı olarak ve ailemizle birlikte yapalım. Birlikten güç doğar, aidiyet artar, mutluluk dolar, özgüven patlar, kaygılar uçar. 

İyi niyetin bir diğer güzel göstergesi kendin için olduğu kadar başkaları içinde kişisel hijyenine, sosyal izolasyon mesafelerine, koruyucu maske kullanımına özen göstermektir. Farkındaysanız eldiven kullanımı demedim. Eldiven kullanan kişilere mesajım; "lütfen bizleride düşünün. Bu savaş hepimizin ortak savaşıdır" olacaktır. 

Bu dönem dikkat edeceğimiz en önemli konulardan biri de yaşlılarımızı anlamak olmalıdır. Kabul edemesekte gelecek yaşlılık günlerimizde görmeyi istediğimiz anlayış ve şefkat için yatırımlarımızı yapmak olmalıdır. Onları sık sık aramalı hatırları sorulmalı ve ihtiyaçları karşılanmalıdır. Bunun sağlayacağı farkındalık ve hazzı da kısa ömrümüzün karı olacaktır. 

Sosyal izolasyon derken bir diğer önemli hususta sokak hayvanlarını ve barınakları unutmamak olmalıdır. Biz çıkmıyor ya da besleyemiyorsak bile bunu sağlayanlara yardımcı olmamız güzel bir iyilik hareketi olacaktır. 

Gördüğünüz gibi aklıma gelen bir çırpıda "beni" "BİZ" yapabilecek basit, uygulanabilir ve son reaksiyon olarak motivasyon,  konsantrasyon ve immünitemizi artırabilecek temel özellikleri aktarmaya çalıştım. 

Korona günleri sonrasında pek çok şeyin (maddi - manevi) değişeceğini unutmamak gerekir. Bu değişime ayak uydurabilmek için sağ duyulu, zihinsel ve bedenen sağlam kalabilmek gereklidir. Dilimin döndüğünce anlatabildiklerimle korona günlerine ve sonrası günlere hazır olacağınıza inanıyorum. 

Sorularınız, eleştirileriniz, katkılarınız (şahsıma, sevdiklerime ve topluma zarar verici olmamak kaydı ile) bilgilerimizi birleştirip güçlendirmek adına memnuniyet sağlayacaktır.

Sağlıklı, huzurlu, umutla dolu "Covid"siz günler dilerim :)


Uz Dr Kadir Gökhan Atılgan 

İç hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı 

Böbrek Sağlığımız / facebook
Böbrek Sağlığımız / twitter @drgokhanatilgan
Böbrek Sağlığımız / blog: renalhealthcare.blogspot.com
Böbrek Sağlığımız / pinterest
Kadir Gökhan Atılgan / youtube

18 Mart 2019 Pazartesi

POLİKİSTİK BÖBREK HASTALIĞI ve YENİ ÇIKAN İLAÇLAR

-Polikistik Böbrek Hastalığı Nasıl Bir Hastalıktır?

Polikistik böbrek hastalığı böbrek ve karaciğerde çok sayıda kistik tutulum, hipertansiyon, kalp kapaklarında tutulum(mitral kapak prolapsusu), intrakranial anevrizma, böbrek taşı, hematüri, idrar yolu enfeksiyonu gibi pek çok organı tutabilen  otozomal dominant genetik geçişli bir hastalık. Ailede erken böbrek yetmezliği, diyaliz öyküsü, nedeni bilinmeyen erken yaşta ölümler olabileceği gibi hiç aile öyküsü alınamayabilen vakalar olabilir.

Kronik böbrek yetmezliğinin 4. en sık nedeni. 

Böbreklerde çok sayıda kist oluşması ile böbrek dokusunda işlev gören alan daralmaktadır. Bunun sonucunda da erken yaşta yani 40-50'li yaşlarda böbrek yetmezliği tablosu gelişmesine neden olmaktadır. 


Hastalık Kimde Neden Olur?

Hastalığa ait iki gen mutasyonundan(değişiminden) bahsedilmektedir polikistin1 (PKD1) ve polikistin 2 (PKD2). PKD1 anlattığımız hızlı tabloyu oluştururken , PKD2'de seyir biraz daha ılımlıdır. PKD1 genine sahip olanlar yeni çıkan ilaçlardan beklenti içerisindedir. 

Bilindiği üzere mekanizma olarak "anti diüretik hormon ya da vazopressin" salınımının etkisinden bahsedilmektedir. Bu hormonun böbrek tübülü hücrelerindeki reseptörleri(alıcı bölgeler) üzerinden kistlerin çoğalmasında rolü olduğu kabul edilmektedir. PKD1 ve PKD2 mutasyonu olmayan bireylerde hormonun vücudumuzdaki esas görevi kanımızda bulunan sodyum elektroliti (minerali) üzerinden su-sodyum dengesini sağlamaktır. 



Tedavisi Nasıl Planlanmaktadır? 

Bugüne kadar bu hormon kontrolü için  bol su tüketmeyi önerebiliyorduk. Bunun da faydası konusunda tartışmalar vardı. Demli çay, kahve, kolalı içecekler, maden suyu gibi ek sıvıların çok tüketilmemesi gerekiyor.  

Hiponatremi tedavisi(Kalp yetmezliğine bağlı hipervolemik hiponatremi, Uygunsuz ADH Sendromu gibi övolemik hiponatremi dahil) gören hastalarda kullanılan tolvaptan (ülkemizde olan etken madde) anti diüretik hormonun etkilerini alıcı(reseptör) düzeyinde engellemesi ile kist gelişimini durdurmada etkili olabileceği üzerinde duruldu. 

Bu çalışmada polikistik böbrek hastalığı tanısı almış genç yaş grubu ve kan kreatinin değeri ortalaması 1.0 -1.3 mg/dl olan hastaların dahil edildiği çalışmada(TEMPO çalışması GFR > 60ml/dk olan Polikistik böbrek hastaları ile) böbrek boyutları hızla büyümüş fakat böbrek fonksiyonları korunmuş hastalarda en iyi cevap alınmış. İlaç bırakma oranları plaseboya göre fazla (özellikle karaciğer fonksiyon testlerinde artma, idrar miktarında artış(poliüri), susama hissine bağlı). Başarılı sonuç(total böbrek hacmi açısından) 1. yılda alınabiliyor, ilerleyen yıllarda böbrek hacminde etkili bir değişim gözlenmediği bildirildi. 

Üretici firmanın daha sonra organize ettiği 1 yıl takip süreli çalışmada (REPRİSE çalışması evre 2 - evre 4 KBY) tahmini böbrekten temizlenme oranlarında (eGFR) iyileşme gösterdiği bildirilmiştir. İlaç bu çalışma ile FDA yani Amerikan ilaç konseyi onayını aldı. İlk onay aldığı ülkeler Kanada ve üretici firmanın bağlı olduğu ülke Japonya. Ülkemizde endikasyon dışı ilaç kapsamında olmak üzere geri ödemesi başlamıştır.

Böbrek naklinde etkin kullanımda olan sirolimus ile ilgili çalışmalar; çalışma dizaynları ve sonuçları açısından tolvaptan kadar etkin olamamıştır. 


Hastalığın İlerlemesine Neden Olacak Risk Faktörleri Nelerdir?

- PKD1 geninin (polikistin-1) pozitif olması
- Büyük böbrekler
- Gross hematüri (idrarda gözle görünür kan olmasına bağlı renk değişikliği) atakları
- Sık böbrek tutulumunun eşlik ettiği idrar yolu enfeksiyonları
- Hipertansiyon
- Çok sayıda gebelik
- Siyah ırk
- Erkek cinsiyet  


Hasta Olarak Nelere Dikkat Etmemiz Gerekiyor?

*Ailede eğer kistik böbrek varsa mutlaka görüntüleme eşliğinde tarama yapılmalı (ultrason, tomografi, böbrek fonksiyonları için kan, idrar, 24 saatlik idrar tahlilleri gibi)

*Aile öyküsü gözden geçirilmeli erken diğer bulguları olanlar mutlaka taranmalı (Polikistik böbrek hastalığında karaciğerde de kistler, sık tekrarlayan piyelonefrit atakları, hipertansiyon , böbrek taşı, gross hematüri atakları gibi) 


*Aile öyküsü alınamayan veya bilinmeyen, çok sayıda böbrek kistleri olan beraberinde karaciğer kistleri, hipertansiyon, böbrek fonksiyon testlerinde bozulma olsun olmasın indeks vaka dediğimiz aileden ilk karşılaştığımız hastalarda genetik polikliniği danışmanlığı alınması uygun olur. Özellikle genetik tarama sonucu PKD1 pozitif hastalarda erken tespit açısından ailesinin de taranması mutlak şarttır.


*Özellikle tuz ve tuzlu gıdalardan uzak durmak, susamayı kontrol altına alabilmek için diyete dikkat etmek, su tüketimini böbrek yetmezliğinin ileri aşamalarına kalmadan artırmak önem arz ediyor (50ml/kg/gün). 

*Polikistik böbrek hastalığı aynı zamanda hipertansiyona da neden olduğu için tansiyon tedavisi de önem arz etmektedir. Hipertansiyonun kontrolünün sağlanması. Özellikle ikili RAS blokajı önerilmekte,

*Sigara ve alkolden uzak durmak gerekli.

*Günlük kalori ihtiyacının üzerinde beslenmede susama hissi uyandıracağından aşırı beslenmenin de zararlı olacağı unutulmamalıdır.

*Şeker ve şekerli gıdalarda susamada tuz kadar etkil olduğu unutulmamalıdır. 

*Kolesterol düşürücü tedavi ajanları statinler uygun vakalarda başlanmalı.  

*Kilolu hastaların zayıflaması: kist gelişimi, hipertansiyon, böbrek yetmezliğinin önlenmesi açısından değerlidir



*İlaç tedavisi dışında özellikle kistlerin takibi ve kist içeriğinin belirlenmesi  7-8 santimetre çapın üzerindeki kistlerin sklerozan tedaviye alınması takip açısından önemlidir.


***Soru, yorum ve önerilerinizi önemsiyoruz ve bekliyoruz ... (Sorularınız için blog sayfamıza üye olmanız gerekmektedir. Üyelik işlemleri ücretsizdir. E-posta veya kişisel bilgileriniz üçüncü şahıslarla paylaşılmamaktadır.)








Herkese sağlıklı ve mutlu günler dilerim 



Dr Kadir Gökhan Atılgan

Nefroloji Uzmanı

13 Mart 2019 Çarşamba

14 MART TIP BAYRAMI ve DÜNYA BÖBREK GÜNÜ HEPİMİZE KUTLU OLSUN



Karşılıklı anlayışın ve fedakarlığın, bilimin hakim olduğu bir dünyada 
sağlıklı, huzurlu, mutlu yarınlar dileklerimizle,

Tıp Bayramımız 

ve 

Dünya Böbrek Günümüz kutlu olsun







26 Şubat 2017 Pazar

DİYALİZDEN KORUNMAK : MÜMKÜN MÜ ?


Ankara dışından internet aracılığı ile bize ulaşan bir kronik böbrek hastamızın "2.4 mg/dl kreatinin ile diyalizden korunmak için neler yapabilirim? " diye  sorusu üzerine mail üzerinden paylaştığım cevaplarımı sizlerle de paylaşmak istedim. Sizde bilgileri diğer kronik böbrek yetmezliği olan ulaşamadığımız dostlarımızla paylaşırsanız memnun olurum. 

Bunlar genel olarak bilinen, bilinmesi gereken bilgiler olarak düşünürdüm. Ama merkez şehirlerimizden birinde hem de saygın bir üniversite hastanesinde takip olan üniversite mezunu bir dostumuz bu soruları yöneltince sayfamız üzerinden hatırlatmaya değer buldum. Herşey birşeylerin vesilesidir. 

Umutsuzluğa gerek yok. Bu önerilerimiz fazlası ile size fayda sağlayacaktır.

 
1- Vücut kitle indeksiniz ( kilo/boy ölçümüzün karesi)  bir hayli yüksek ise  öncelikle kilo vermelisiniz.                             Kilo=kas ve yağ= kreatinin

2-Tansiyonlarınızın 14/9'un altında olduğuna emin olmalısınız. Değil ise tansiyon ilaçlarınızı yeniden düzenlettirmellisiniz. Göz bölümüne göz dibinde HTRP(HiperTansif RetinoPati) için muayene olunuz . Renal doppler ultrasoundunuzu çektirip böbrek damarlarından kaynaklanan hipertansiyonu ekarte ettiriniz. 

3- Proteinüri çok fazla ise et ürünlerinden baklagiller gibi protein içeren gıdalardan uzak durmaya çalışınız. tuz ve tuzlu gıdalardan sakınınız(Beyaz ekmek, peynir, zeytin, turşu, kuruyemiş, pulbiber, dışardan yenilen yemekler, sucuk salam gibi kurutulmuş etler, vs) 

4- Çok su tüketiminiz ve çay-kahve-kola-soda gibi sıvı tüketiminiz var ise bunları toplamda(su ve diğer sıvılar) 1.5 Litre, maksimum 2 Litre ile sınırlayınız. 

5- Eşlik eden başka bir rahatsızlığınız var ise onun tedavilerini mutlaka olunuz. 

6- Tahlil günü öncesi günlerde kavurma ve mangal et ve sebze tüketmeyiniz. Spor veya ağır iş yapmayınız. 

7- Alkol sigara var ise derhal sonlandırınız

8- Böbrek yetmezliğinize neden olan altta yatan hastalığınızı iyi tanıyınız. Bilgilendirmeleri nefroloğunuzdan rica ediniz. Örneğin Bir polikistik böbreğe, bir glomerulonefrite, bir kanser ya da romatizmal rahatsızlığın eşlik ettiği böbrek rahatsızlığında yaklaşımlar farklıdır.

9- Başka bölümlerce başlanacak her ilaç ve müdaheleden önce mutlaka nefroloğunuza danışınız. Kontrastlı herhangi bir tetkik kesinlikle yaptırmayınız. 

10- Yoğun spor programı veya kas kuvveti gerektiren işte çalışanlar, imkanları dahilinde ise değişikliğe gitmeleri uygun olacaktır. 

11- En çok yapılan hatalardan biri de nefroloğunuza danışmadan eş - dost ve medya üzerinden  nefroloji dışı kaynaklardan önerilen bitkisel ve bitkisel olduğu zan edilen takviye ürünler kullanımıdır. Kullanmayınız. Çünkü kullandığınız ilaçların yetersizliği veya yan etkilerinin ortaya çıkmasına ve/veya başka bir böbrek veya diğer organların yetmezliğini tetikleyebilir.




 

24 Ekim 2016 Pazartesi

NAKİL , DİYALİZ ve BÖBREK HASTALARI YÜ-RÜ-YE-CEK

Herkese merhabalar, 
Yazılarımı takip eden, zaman ayırıp okuyan hastalarımın ve dostlarımın başlığı görünce şaşırdıklarını tahmin edebiliyorum. Lakin mevzu gözlemlerime dayanarak ve şu an itibari ile yürüttüğüm çalışma itibari ile üzerinde durulması gereken bir durum. 

Bildiğiniz üzere ve gözlemlediğim kadarı ile nakil, hemodiyaliz, periton diyalizi ve böbrek hastalarımın büyük bir çoğunluğu malulen emekliliğe başvurdu ve evlerindeler.
Kalan çalışan hastalarımda masa başı ağırlıklı. Facebookta takipçisi olduğum ve sık sık diyaloglarını takip ettiğim böbrek nakil hasta gruplarında, böbrek yetmezliği ve nefrotik sendromlu hastalar grubunda gözlemlediğim kadarı ile durum benzer. Ben kimsenin devletin verdiği haktan yararlanmasından şikayetçi değilim ama bu durum menfaatlerinden çok sağlıkları ile ödedikleri zarara dönüşüyor. Nasıl mı ? aynen başlıkta belirttiğim gibi "a-ta-let" yani miskinlik , içine kapanma   , sadece beslenme ile mutlu olma üzerine kurulu bir dünya...

En büyük derdimiz DİYABET
Hele ki bu hasta grubunun büyük bir çoğunluğunu ülkemiz ve dünyada diyabet etyolojisi olduğunu düşünürsek şişmanlık ve kontrolsüz kan şekeri, artmış insülin ihtiyacı, metabolik sendrom dediğimiz kalp damar sağlığımızı da bozan ciddi tablolara doğru sürüklemektedir.

"Bende diyabet yok " diye de hemen sevinmeyin.
Nakil başlıca ilaçlarımız olan takrolimus, siklosporin ve hatta rapamisinde nakil sonrası yeni tanı diyabet vakalarının oluşumuna zemin oluşturmaktadır. Ayrıca nakil sonrası kandan uzaklaşan üre ve ürenin kardeşi zararlı bileşiklere bağlı olarak iştahta açılma ve aşırı kilo alma da hepinizin malumu ve bir diğer tehlikedir.

Kronik böbrek yetmezliğinde kalp hastalıkları normal popülasyondan çok daha fazladır.
Kalp damar hastalıkları ve bunlara bağlı ölümler tüm yeni çıkan ilaç ve araştırmalara rağmen halen %50 'lerde seyretmektedir. Hala nefroloji kılavuzları hasta çeşitliliği, ilaçlarda değişikliklerin yan etkilerininde fark edilmesi ile ve en önemlisi de standart, kendisi ile barışık, sağlığını takip eden doktoru kadar düşünen hasta profilinin ülkemizde ve dünyada ne yazıkki sağlanamamış olmasındandır. Dünya literatüründe nefrolojinin tüm alanlarında günlük 100'lerce makale yayınlanmaktadır. Bu kadar çalışan üreten nefrologlar bu bilgi ve deneyimini hastalarına aktarma noktasında sıkıntılar yaşamaktadır.

Hipertansiyon göz ardı edilmemeli 
Çağımızdaki mikrobik olmayan salgınlarından bir tanesi de hipertansiyondur. Böbrek hastalığının hem kendisi hemde beslenme alışkanlıklarındaki hatalarımız hipertansiyonu tetiklemektedir. Kullandığımız ilaçlarda bir diğer neden olarak karşımıza çıkmaktadır. Tuz tüketimi ve bu konuda yanlış bilgilerimiz konusunda yeniden bir yazı daha yazacağım. Ama o zamana kadar daha önce tuz ile ilgili diğer yazımı yine bu blogda okuyabilirsiniz.

Peki o zaman biz ne yapacağız?
İşte bu noktada hepimize düşen bazı görevler var. Bunların başında da egzersiz yapmak geliyor.  En basiti ise "yürümek" . Neden yürümek?

Yürümek bize ne kazandırır ?
Herşeyden önce çevremizle iletişimimizi artırır.

Özgüvenimizi tazeler. Yaşama tutunmamızı sağlar.

Kilo almamızı engeller. Hayatın sadece yemekten ibaret olmadığını gösterir.

Eklem ve kas yapımızı güçlendirir. Kondisyonumuzu artırır.

Mutluluk verir. Anksiyetemizi azaltır.

Kan şekerimizi düzenler. İnsülin ihtiyacımızı azaltır.

Tansiyon kontrolü sağlar. İlaç sayısını bile azaltmamızı sağlar.

Kolesterol sorunumuzu çözer.

Daha rahat uyku uyumamızı sağlar.

Böbreğimizin ömrünü uzatır. Proteinüriyi ve böbrek yetmezliği gelişme hızını azaltır.

Savunma sistemimizi güçlendirir.

Periton diyalizi hastalarında sık görülen kateter pozisyon değişikliğini engeller.

Kabızlık sorunumuzu çözer.

Cilt altında kalsiyum fosfor çökelmesi ile oluşan cilt kireçlenmesi diyebileceğimiz ve cildin hava almasını engelleyen bu duruma bağlı terleme duyu kaybı ve devamlı üşüme hissinden uzaklaşmamızı sağlar.

Sonuç olarak;
Yürümek bizim tedavi uyumumuzu ve hastalığımızı kabullenme ile baş edebilme yeteneğimizi sağlar. Bu kadar faydalı, ucuz, basit bir tedaviyi hala ilaç firmaları bulamadı. Poliklinik hastalarımla görüşmelerimde dediğim gibi : "İşleyen demir ışıldıyor" .

Yü-rü-ye-cek-si-niz...   Ki-lo ve-re-cek-si-niz...

Hoşçakalın

Uz Dr Kadir Gökhan ATILGAN
NEFROLOJİ UZMANI

TWİTTER/ @drgokhanatilgan
Facebook / Böbrek Sağlığımız
Linkedin / Kadir Gökhan ATILGAN
Google + / Kadir Gökhan ATILGAN







13 Kasım 2015 Cuma

DİYALİZİN SONU MU GELİYOR GİYİLEBİLİR HEMODİYALİZ OLABİLİR(Mİ?)

Değerli böbrek hastası dostlarım ve yakınları,
Tıbbın her alanınıda gelişmeler olduğu gibi nefroloji alanında da çağın gereklerine uygun olarak diyaliz dünyasında da iyileştirmeler pratiklikler gerektirdiği su götürmez gerçeklerdendir. Bildiğiniz üzere Kadavradan nakil sırası her geçen gün artarak devam ediyor. Böyle olunca periton diyalizi ve hemodiyaliz tedavisinde gelişmeler büyük önem kazanıyor.
 
Bugünün hürriyet gazetesinde ve internet sayfasında http://www.hurriyet.com.tr/diyalizin-sonu-mu-geliyor-40013377 "Diyalizin sonu mu geliyor?" başlıklı yazıyı görmüş, okumuş ya da yakın çevrenizden haberini almış olabilirsiniz.  Daha detaylı bilgi vermek ve kafanızda oluşabilecek sorulara yanıt vermeye çalışacağım.
 
Bu teknoloji 2007 yılında Lancet dergisinde ön bilgi olarak verildi ve 7 gönüllü hasta ile başlandığı belirtildi. Proje sorumlusu Dr Victor Gura; Kaliforniya Üniversitesi Nefroloji bölümündendir. Amerikan Nefroloji Derneği'nin 2015 böbrek haftası toplantısında 7 gönüllü hasta ile başladıkları programı 5gönüllü ile tam olarak (24saat süre ile kullanım)sonuçları tamamladıklarını belirtiyor. Diğer 2 hastanın cihaz ile 4-10saat olarak kullandığını belirtiyor.
 
Lancet dergisindeki yazısında Dr Gura 24 saatlik kullanım ile etkin ve güvenli bir diyaliz alternatifi olduğunu belirtiyor.
 
Tabloda da görüldüğü gibi hastanın orta sütunda en son hemodiyaliz çıkış değeri verilirken en sağ sütunda da bu yeni teknoloji "giyilebilir hemodiyaliz" diğer adı ile "hemodiyaliz kemeri" sonuçları veriliyor. 24 saatlik kullanımın sonuçları en sol sütunda belirtilen birimler açısından ele alırsak (bunlar diyalizin en önemli takip kriterlerimizdir) sırasıyla sodyum, potasyum, fosfor, kreatinin, hemoglobin, tansiyon açısından fark olmadığı hatta daha iyi bile olduğu sonuçlar görülüyor. Hastaların ev hemodiyalizi alternatifinde olduğu gibi 24 saatlik kullanımda fosfat bağlayıcı hapların (poliklinikte fasulye gibi hap dediğimiz haplar :)) kullanımına gerek kalmadığı da görülmüş.
 
 
 
Cihaz 4.5kg ağırlığında ve 400 ml steril su ile çalışıyor. Bir kateter aracılığı ile 24 saat kanı filtre ediyor. Son olarak tabi maliyeti nedir sorusu akla geliyor doğal olarak. Araştırmacı Dr Gura fiyat hakkında rakam vermemekle birlikte kullanımı kısıtlayan en önemli etkenin maliyet olduğunu belirtiyor. 3-4 ülkede maliyet ve ağırlığı düşürebilmek için cihaz üzerinde çalışıldığını da belirtiyor.

yazının kaynağı : http://www.medscape.com/viewarticle/839462#vp_2

24 Haziran 2015 Çarşamba

POTASYUM YÜKSEKLİĞİ NEDİR NE YAPMAM GEREKİR?

Potasyum kanımızda bulunan minerallerden bir tanesidir. Genellikle vücudumuzda hücre içerisinde özellikle kas hücreleri içerisinde bulunur. Damar içerisinde sodyum kadar fazla miktarda değildir. Bu nedenle güvenlik aralığı dediğimiz tahlillerde sonuçların sağ tarafında yer alan aralığı dardır. Kabul edilen güvenlik aralığı 3.5-5.5 miligram/desilitredir. 


Potasyum bizim için neden önemli ; potasyum hücrelerimizin ve bağlı olduğu dokuların harekete geçmesi için önemlidir.Tıbbi olarak hücrenin uyarılabilirliğini belirleyen aksiyon potansiyelini düzenler. Fazlalığı hücrelerde özellikle kalp kası hücresinde kasılmalara neden olabilir. Bu durum kalp krizi anlamına gelmektedir. normal değerin altında seyretmeside tersi durum olan kalp atımlarında zayıflama ve nabız düşüklüğü vücutta halsizlik devamlı dinlenme isteği,  dediğimiz atalete neden olur. Kalpteki etkileri acilde tedavi yaklaşımımızı da etkiler. Özellikle EKG dediğimiz kalp aktivitesini gösteren şeritte potasyumun 6 ve üzeri değerlerde belirgin değişikliklere neden olmaktadır. 

Potasyum; böbrekten atılan bir mineral olduğu için kronik böbrek yetmezliği ya da akut böbrek yetmezliği hastalarında sıkı takip edilmesi gerekir. Bunun dışında diyabet hastalarında, kalp hastalarında, hipertansiyon tedavisi alanlarda, karaciğer yetmezliği olanlarda potasyumun takibi yine önemlidir.

Potasyum takibi bize eşlik ettiği hastalığın seyri hakkında da ipuçları verir. 

Kontrolümüz dışı potasyum yüksekliğine neden olan durumlarda vardır. Bunlar arasında:
1- Tansiyon ilaçlarımız 
2- İdrar sökücü olarak bilinen Diüretikler
3- komposto, hoşaf , kurutulmuş meyve tüketimi
4- meyve tüketiminde aşırıya kaçmak
5- kuruyemişler 

Özellikle ileri yaş, yalnız yaşayan veya bakım ihtiyacı olan hastalarda düzensiz beslenme ile tablo hayati sonuçlara kadar varabilmektir. Ne yazıkki farkedebileceğimz bir işareti yoktur. Fark etmemiz geç kalmanın habercisi olabilir. Düzenli kontrol ve doktorunuza güven tedavinin %50'si, kişisel koruyucu yaklaşım ise diğer %50'sini oluşturmaktadır. 




4 Şubat 2015 Çarşamba

PROTEİNÜRİSİ OLAN HER HASTADA BÖBREK BİYOPSİSİ ŞART MIDIR ?

Herkese merhabalar 
En çok aldığım sorulardan biridir. Malum olduğu üzere proteinüri tespit edilmiş bir hastada tanı ve tedavide altın standart, yani olmazsa olmaz böbrek biyopsisidir. Nefroloji hekimi olarak hematüri ile birlikte olsun olmasın hastalığın tanısı, seyri, tedavisi için bilgi alabileceğimiz yegane işlem biyopsidir. Aslında işlem böbrekten bölgeyi uyuşturma sonrası iğne ile ince bir parçayı ultrason altında almaktır. İşlemi bilmemekten veya en sık olarak şikayetlerinin böbrekten olduğunu öğrendikleri anın şoku neticesinde işlem yapılması kararı konusunda sıkıntı çekmektedir hastalarım. Genellikle açıklamalardan sonra en geç 1 hafta içinde biyopsiyi kabul etseler de yinede biyopsi olmak istemeyen veya biyopsi olmasam olurmuydu sorusunu kafasından atamayan hastalarımız olmuştur,olacaktır.


Bu açıklamalardan sonra konu başlığımız ile ilgili açıklamalarımı maddeler halinde yapacağım:

1- Genellikle klinik kılavuzlar, hastalıkla ilgili makaleler ve de klinik tecrübelerimizle tanı konusunda her nefrolog üç aşağı-beş yukarı tanı konusunda hemfikirdir. Ama kanunlar ve kılavuzlar gereği biyopsi ile bu durumu kesinleştirmek ve akibeti ile ilgili olarak tedavi şemasını özelleştirmesi gerekir.

2- Biyopsi olmayı kabul etmeden tedavisi olabilecek tek durum sadece ağır proteinürinin olduğu, hematürinin eşlik etmediği, 40yaş üstü erkek hastalar içindir. Bu hastalarda eşlik eden diyabet, romatizmal hastalıklar, membranöz nefropatiye neden olduğu ispat edilmiş ilaçların kullanılmadığının kesinleştirilmiş olması, hepatit-B ve hepatit-C pozitifliğinin olmaması, kanser varlığı veya şüphesinin giderilmiş olması gibi nedenlerin bertaraf edilmiş olması gerekmektedir. Bu hasta grubunda %60-80 neden "Primer(İdiyopatik) Membranöz Nefropati" olarak raporlanmıştır. Bu oran ırk, bölge farkı olmaksızın geçerlidir. Bu hastalar için kanda "PLA2R antikoru" bakılarak tanı, hastalığın seyri hakkında bilgi alınabilir olarak bilgi verilmektedir. 

3- Ağır proteinürisi olmayan (günde 3,5 gramın üzeri), hematüri eşlik etmeyen , sebep olacak hastalık ya da ilaç kullanımı öyküsü olmayan hastalarda da biyopsi ertelenebilir veya sadece tetkiklerle poliklinik takibi yapılabilir. 

Sonuç cümlesi olarak söyleyeceğim, biyopsi altın standarttır, mutlaka yapılması hastanın yararınadır. Biyopsilerin artık tamamı ultrason eşliğinde nefrologlar tarafından yapıldığı ve tam otomatik biyopsi cihazları kullanıldığı için komplikasyonların neredeyse hiç görülmediğini söyleyebilirim. 

Sağlıklı mutlu günler dilerim


27 Ocak 2015 Salı

ANTİBİYOTİK SADECE ŞİFA MIDIR, YOKSA... ?

Değerli dostlarım
Yine size ilginizi çekebilecek bir makale sunacağım. Malumunuzdur, peynir-ekmek gibi antibiyotik tüketen ülkelerden birisiyiz . Yakın dönemde antibiyotikleri sorgulayan hasta sayımda artmalar olsa da büyük çoğunluğu böbrek nakli olmuş hastalar ve hastalığının bilincindeki genç kronik böbrek yetmezlikli hastalarım oluşturmaktadır. Genelleme yaparsak toplum olarak her konuda olduğu gibi sorgulamayı pek sevmiyoruz.

Konu tüyler ürpertici ve kaideler istinayı bozar ya da bozmaz karar herkesin kendisine aittir ama nefrologlar ve başlıca sodyum, potasyum dediğimiz  elektrolit dengesine ilgisi olmayan hekimlerin dahi atlayabileceği bir durum.

Ekim 2014'de BMJ kısa adı ile camiamızın "baba" dergilerinden bir tanesinde: "Co-trimoxazole and sudden death in patients receiving inhibitors of renin-angiotensin system: populonation based study" başlığı ile bir makale yayınlandı. Etken maddesi Ko-trimoksazol veya trimetoprim-sulfometaksazol , siprofloksasin, nitrofurantoin, amoksisilin, norfloksasin olan antibiyotiklerde ani ölüm riski araştırıldı.

40000'e yakın ani ölümün araştırıldığı çalışmada 1027 adet antibiyotik kullanımı sonrası 7gün içinde geliştiği gözlenmiş. Amoksisilin ile karşılaştırılan çalışmada 7gün içinde ani ölüm Ko-trimoksazolda yaklaşık ortalama 1.38 kat, 14günde yaklaşık ortalama 1.58 kat olarak bildirilmiştir. Siprofloksasinde (uzamış QT intervaline neden olduğu bilinir. EKG dediğimiz kalp şeridinde hayatı etkileyebilen bir değişiklik) ani ölüm oranı yaklaşık 1.29 olarak bildirilmiştir. norfloksasin ve nitrofurantoinde ise benzer risk görülmemiştir olarak bildirilmiştir.

Adı geçen ilaçlar öncelikli olarak idrar yol enfeksiyonunda kullanılan ilaçlardır. Özellikle dikkat çekilmek istenen etken madde olan Ko-trimoksazol, Dünya Sağlık Örgütü'nün de idrar yolu enfeksiyonunda kullanılmasını önerdiği ilaçlar listesindedir(World Health Organization. WHO model list of essential medicines. 2013. www.who.int/medicines/publications/essentialmedicines/en/..). Her yıl İngiltere'de 5milyon, ABD'de 20milyon reçetede yer almakta olduğu bildirilmiştir. Ülkemizde ise bu rakamın ne olduğunu bilmiyoruz.

Ko-trimoksazol hiperpotasemi yapabilen bir ilaçtır. Bunada böbrekte distal nefron dediğimiz kısımda epitelyal sodyum kanallarını bloke ederek neden olmaktadır. Potasyum atılımına engel olmaktadır. Alaphan'ın 1999 tarihli makalesinde de ko-trimoksazol alan çalışma hastalarının %6'sında gizli hiperkalemi (yani kan potasyum değeri 5.4mg/dl'den yüksek) olduğunu bildirmiştir (Alappan R, Buller GK, Perazella MA. Trimethoprim-sulfamethoxazole therapy in outpatients: is hyperkalemia a significant problem? Am J Nephrol 1999;19:389-94)


Esas çalışmamıza geri dönecek olursak 66yaş ve üstü hastalarda yapılmıştır. Bu yaş grubunda kalp hastalığı, böbrek hastalığı ve hipertansiyon ve hipertansif komplikasyonlar nedeni ile anjiotensin dönüştürücü enzim inhibitörü ve/veya anjiotensin reseptör blokeri tansiyon düşürücü ilaç kullanımı neredeyse tama yakın mevcuttur. Bu nedenle bu hasta grubunda özellikte enfeksiyonu için antibiyotik kullanılacaksa daha ihtiyatlı davranmak doğru olacaktır.


Çalışmanın genç populasyonda sonucu bulunmamaktadır. Ama kafanızı daha fazla şişirmeden ve allak bullak etmeden öz olarak söyleyeceğim şudur ki; antibiyotik (konumuz bu olduğu için sadece antibiyotik diyorum yoksa tüm ilaçlar için geçerli) gelişi güzel kullanılabilecek bir ilaç değildir. Mutlaka aile hekimimizle olsun, uzman hekimimiz olsun, nefroloğumuz olsun ilaçlarımızı ve hastalıklarımızı hatırlatmak ve yeni ilaç kullanımının mutlak şart olup olmadığını sorgulayalım (istisnalar kaideyi bozar mı onu yine herkesin kendisine bırakıyorum :)) .

Sorularınız ve görüşlerinizi bekliyorum.
Sağlıklı mutlu günler diliyorum

veee

"Lütfen Bağışlayın"  sloganımızı unutmayın diyorum.




Açık erişimli bu yazıyı bu linkten okuyabilirsiniz

http://www.bmj.com/content/349/bmj.g6196.full.pdf+html

PMC'den ise 
BMJ 2014;349:g6196 doi: 10.1136/bmj.g6196 (Published 30 October 2014)

İlginizi çekebilir